Alper ÖZCAN || Blog

Prison Break: The Final Break

Micheal Scofield - İmza [B22 (Killing Your Number) - S4]

Artık dayanamıyorum :D Bu iki – üç kelamlık ya da cümlelik bir blog yazısı olsa da, bunu buraya koyacağım artık! Dayanamıyorum kaç haftadır! :D

Bilindiği üzere, malum dizimiz “Prison Break”, artık sezon sonu olarak değil, tamamen 24 Mayıs 2009 günü, yayınlanan son bölümüyle bitti… :(

24 Mayıs 2009 günü iki bölüm bir yayınlanan kısmı olan “The Final Break”, aslında dizinin 22. bölümünde çoktan bitmiş olan kısmından biraz öncesini işliyordu. Yani asıl olaylar, şaşkınlıklar bizim için (izleyenleri için) 22. bölümüydü…

Dizi beklendiği gibi sonuçlandı. İyi ya da kötü mü sonuçlandı, gelişen son olaylarla o karar izleyenler olarak sizin. Bana göre iyi ve buruk oldu :D Yazımın devamında sözle değil ama bir fotoğrafla o burukluğumun neden olduğunu size göstermek istiyorum. Ama SPOILER olacağı için, insiyatif sizin. Yani bu konunun devamına bakıp bakmamak sizin elinizde. Eğer izlemediyseniz, daha izleyecekseniz ya da sonunda tam olarak ne olmuş görmek istemiyorsanız, bu konuya devam etmeyin! :D


:!1: DİKKAT! YAZININ BURADAN SONRAKİ KISMI

YÜKSEK DÜZEYDE SPOILER İÇERMEKTEDİR!

:!2: DİKKAT! Bu blog yazısındaki ekran görüntüleri, Alper ÖZCAN tarafından kendi bilgisayar ekranından ya da Prison Break dizisinden çekilmiştir.

Prison Break dizisinin ve görüntülerinin yayın hakları Amerikan FOX kanalına (Fox Broadcasting Company’e) aittir. !


(daha fazla…)


İnternetim Sonunda 8 Mbps! :R

TTNET'den 8 Mbps Hızda ADSL!

Yıl 2005, aylardan Haziran ayı. Tam da bu zamanlardan 4 yıl öncesi… O zamanlar Türk Telekom’un Dial Up bağlantılarıyla, çevirmeli bağlantı usulü internete girdiğim zamanlardı. Aylık ya da yıllık paket ücreti ödediğimiz gibi, bağlandığımız süre kadar da kontör usulü ücret yansırdı telefon faturamıza. İnternete bağlandığımız sürece telefonumuzun meşgul durumda olmasına deyinmiyorum bile… Eve ilk bilgisayarım alındığından (2002 – Ağustos), o tarihe (2005 – Haziran) kadar bu bağlantıyla idare ediyordum.

O sıralarda bir furyadır gidiyordu ama Türk Telekom’da: ADSL adı altında. “Yüksek Hızda, Kesintisiz ve Güvenli; Üstelik Telefonunuz Meşgul Olmadan Rahat Rahat İnternet Keyfi!” şeklinde bir sloganla piyasada dolaşıyordu. Tabii ki Dial Up’dan (56 kbps) çok daha hızlıydı (128 ve 256 kbps seçenekleri vardı o zamanlar için). Ayrıca hem ilgimi çekiyor, hem de o zamanki isteklerim arasında en üst sıraya geçiyordu kendisi :D

Tabii ki herşey bir kenara, istemekle olmuyordu bazı şeyler. Babamızdan izin almalıydık, çünkü faturayı ödeyecek olan oydu. Ama babamızı bu yeni ve hızlı teknolojiye nasıl ısındırmalı, nasıl internetin hızlanacağını vs.yi anlatmalıydık? Zordu. Ayrıca var olan Dial Up’dan daha fazla bir fatura ödenecekti, ama internete girme sınırı, pahalı gelecek kapatayım artık derdi olmayacaktı benim için :pi2:

Ben babama konuyu açtım, anlattım filan. Bayağı zaman geçti üstünden. Tabii ki kendisi ilk başta sıcak değildi bu konuya. Aylarca da olmadı. Taa ki o bu günden tam 4 yıl öncesi, 2005 – Haziran ayı gelene değin… :R

 

Birden babam bana geliyor ve diyor ki: “ADSL güzel birşeye benziyor. Fatura ve telefon meşguliyeti sorunu filan. Bir araştırıp sorsana onların modem fiyatlarını filan, geçelim istersen.”

(daha fazla…)


Her Şey Ada İçin!

Her Şey Lost Adası İçin! [Benjamin Linus - Muhtar Adayı]

Yukarıdaki fotoğraf gecikmiş bir durum değil. 29 Mart 2009, Türkiye Yerel Seçimleri zamanında burada yer alması gereken bir blog yazısının bir materyali de değil :D

Bu fotoğrafı bugün koyma gereği duydum, çünkü LOST’un son yayınlanan bölümünün etkisinde kaldım. Yayınlanan bu bölümü Sezon-5’in son bölümüydü (Lost S05E16: The Incident) ve seneye kadar yine LOST yüzü göremeyeceğim anlamına geliyor bu. :(

Ve tabii ki bölüm hakkında herhangi bir açıklama yapmıyorum. Malum, merak edin de izleyin biraz. Hiç izlemeyen biriyseniz, gidip de bu bölümü izlicem diye atlamayın da sakın. Sonra çıkıp ortalıkta “Ne biçim dizi bu Lost” diyorsunuz :K Adam gibi izleyin kardeşim, aaa sinir etmeyin beni :K

 

Ayrıca biliyorum, evet… Uzuuun zamandan sonraki ilk yazım bu bloguma. Keşke kendim ile alakalı olsaydı değil mi? :-Ö Ve itiraf etmeliyim, yukarıdaki fotoğrafı bulduğumda, 29 Mart seçimleri öncesiydi ve o seçimler öncesi koymam uygun olacaktı buraya. Fakat söz konusu ettiğim bölümü izlediğinizde anlayacaksınız ki, bu foto altında manalar yatıyor bu bölüm için ;)

 

Her Şey Ada İçin, Her Şey Benim İçin! :P

Heroes S05E14 Bölümünden Bazı İlginçlikler ve Live Earth :D

Geçen yıl Amerika’daki senaristlerin toplu grevinden ötürü (WGA), bir çok Amerikan dizisi yayınlanan sezonlarında hep beklenenden az bölüm yayınlanarak ya ortada kaldılar, ya da yeni bölümleri için bir sonraki seneye kadar bekletildiler. :m:

Heroes Sezon-3

Neyse efendim. Heroes da bu dizilerden bir tanesi idi. Geçen sene 2. sezonuyla 22 değil, 13. bölümüyle bir sonraki sezonuna kadar ara vermişti. Bu sene (2008 – Eylül) 3. sezonuyla uzun bir bekleyişten sonra ekranlara geldi. 3. sezon, iki alt sezona (Volume – Cilt) bölünmüştü. Meşhur Ocak ayı tatillerinden sonra, iki gün önce 02.02.2009 / Pazartesi akşamı Amerika saatine göre bu 3. Sezon / 2. Cilt (Volume) başlamış oldu. Hemi de ne başlayış… :D

(daha fazla…)


Avea Ben Seni Ne Edeyim……….

Finallerimin varlığı dolayısıyla bu konuyu anca yazabiliyorum. :S

1 hafta öncesiydi sanırsam. Avea’nın sitesinde bir şeye bakmak için Internet Explorer’ın adres çubuğuna "avea.com" diye girdim. Ben Enter tuşuna bastığım anda, alışılageldik Avea sayfasını beklerken, yine karşıma şaşırtıcı bir Avea reklamı çıkmıştı. Tam sayfa boyutunda idi. Ama bu seferki çok farklıydı.

İşte o gördüğüm reklam (Büyük hâli için üstüne tıklayınız):

Avea'dan Kim Nerede Servisi

Ya kardeşim, Avea’cım, Avea’nın reklamını yapan reklam ajansım; sizlere sesleniyorum! Afferim, çok ilgi çeken bir Avea hizmetine, yine ilgi çekici bir reklam pankartı hazırlamışsınız. Gayet güzel anlatıyor hizmetinizi bence. Tebrik ederim! Yalnııız buraya kadar herşey hoş da, yahu gözüme batması için mi koydunuz pankarta o ismi! Türkiye’de ya da Dünyada başka Türk kız ismi mi kalmamıştı acaba? Anlıyorum tabi ki sizleri. Size onca para kazandırdım zamanında malum nedenlerden. Ama bana teşekkürü de böyle yapmayın, bu tarz reklamlarla gelmeyin ama kardeşim karşıma ya! Canımı sıkmıyor, bilakis üzüyorsunuz beni direkt yani söyleyeyim.

Teessüf ederim yani Avea’cım. :K


Cem Ubuntu Kapağında!

Bugünlerde evimizden postalar hiç eksik olmuyor :D 2 hafta önce, 2 Ocak günü evime gelen bir posta hakkında bahsetmek istiyorum. (Geç oldu biraz ama :S )

Postayla Linux dağıtımı olan Ubuntu’nun 8.10 versiyonu gelmişti.

5 hafta önce siparişini verdiğim Ubuntu ve Kubuntu v8.10 [2008 - 10. ay anlamına geliyor] sürümleri, alışılageldik şekilde yine bedavaya evime kadar geldi.

Yalnız alışılagelmişin dışında, bu sefer kapaktaki (her zaman değişik insanlardan oluşan) Ubuntu insanları ilgimi çekti. Bu sefer 4 yerine 3 kişi vardı ve bu 3 kişi arasında bir oğlan vardı ki birine çok benzettim.

Bakınız (Büyük hâli için üzerine tıklayınız):

Ubuntu v8.10 Desktop Edition Cover

Yahu neredeyse aynı bizim Cem bu! Hatta adını iyice ifşa edeyim: Mehmet Cem YÜCEL! :D Bölüm arkadaşım, bilg. konularında en çok kavgadaşım insan Cem yahu bu! :D Ahanda bu da kişisel sitesi: http://cem-yucel.tr.gg/ (Hâlâ bir com’lu adres almadı :D ) ve ahanda bu da blog’u: http://cemyucel.blogcu.com/ (Blog adresine ve beleş servisler kullanmasına hiç değinmiyorum bile :D )

Belki Cem bizden habersiz Linux camiasına destek veriyordu, haberimiz yoktu. :D Belki de Microsoft ürünlerine bunca zamandır ne ters ne düz destek verirken, gerçekte neye destek verdiğini anlamam için bir işaretti bu :D Bilemiycem.
Ama şu gerçek ki, C# filan varken, Java kodlarında Windows Form’larının işlevlerini sınırlarına kadar zorlamaya niyetli arkadaşımız Cem, C#’a hâlâ geçmeye dursun; Windows’u bırakıp, Ubuntu reklam işlerine girmiş bile galiba, haydi hayırlısııı :P :P :P

 

Cem hakkaten soruyorum, sen misin oğlum bu? :D


O var ya ooo. Kim ki o? :)

Buraya 2009 yılında yazacağım ilk yazımı onun için beklettirdim, yazmadım. Onun doğumgünü madem yakında, burada 2009’a, o güne özel bir yazıyla başlayayım bari dedim. 09.01.09 hem az da olsa bi simetriye sahip bir gündü. Ama yazamadım :v3: Sebep yine kendisi çünkü :M . Bir gün öncesinde ve malum günde bu ortamın başına (internete, bilgisayarımın başına) pek geçemedim. Bir gün öncesi malum bir kaç gizli kapaklı işimiz vardı onunla :D Zamanım o yüzden olamadı buraya. Malum gün ise İzmir’de ağırlayacaktık onu Betüş ile. :-) Akşamına da çok geç gelicektik (geldik de :R ) ve buraya yazamayacaktım. Ertesi gün (haftasonu) benim yine işlerim, seminerim vs. olucak, İzmir’e gidicektim. Buraya ne zaman yazacaktım peki?

 

İşte nasip bugüneymiş. Geç oldu ama olsun. Geç olduğu için de, önceden de neredeyse her saat kutladığım için, burada fazla abartmıycam :D Üzgünüm :P

:!2: Yılımın ilk blog yazısı da böylelikle yazılıyor. =)

 

O, lisemin son günlerinde, ben yine “ÖSS bir kenara ulen” deyip, okulumuzun Bilgisayar Laboratuarına girdiğimde çıktı karşıma. O zaman da enerjikti o tabi. :pi2: Geldi ve dedi ki bana: “Tal Forum’a üye oldum ama daha beni kabul edip onaylamadın. Admin sensin değil mi?” (Kelimeler tam anlamıyla aynı olmayabilir)

“Evet” dedim. “Hangi kullanıcı adı senin? Onaylayayım hemen onu” derken birbirimizi tanımanın ilk adımını farketmeden orada atmış olduk. Wasowsky ismindeki kullanıcıyı onayladım. Sonra lab.daki öğrenciler msn adresimi istediler. Ben ortalığa öyle seslenerek söyledim tabi adresimi. Birkaç kişi de ekledi beni, biri de kendisiymiş haliyle. Onun mailini söyleyerek “…. mail adresli olan kim?” dediğimde yine o enerjikliğiyle “Beeen, Wasowsky oooo” dedi muhteşem sırıtışıyla bana :D

Eklemez olaydın len beni. Konuşmaz olaydım senle :D Koca yaz tatili boyunca çenenin Allah’ını yapmışızdır. Tal Forum’daki rekorları beraber kırmışızdır. Bilgisayar başından hiç ayrılmamışızdır o yaz boyu. Peki ne kazandık ulen biz? :D Hayatımdaki görebildiğim en içten insanlığı, iyiliği ve en önemlisi dostluğu kazandık elbetteki. :) Sağol len. İyi ki de çıktın karşıma. Tanıştık iyi ki senle. 2006 Haziran’ından bu yana onca zaman geçti ve onca zaman içinde neler yaşadık neler. Kimler üzdü, kimler sevindirdi bizi hep. Ama birbirimizi unutmadık hiç. Üzülürken koruduk birbirimizi. Ya da korumaya çalıştık biz birbirimizi dinlemesek de :D Mutlu anların bir çoğunu da beraber gerçekleştirdik. “Çok ağır” denebilecek derecede yaşadığımız psikolojik olaylarımız da oldu. (Birbirimizle ilgisi olmayan) Kimse kolay kolay aşamazdı bunları. Ama ben inanıyorum ki birbirimize aşmakta hep yardımcı olduk bu gibi şeylerde. Bunu en yakın şu an anlıyorum. Henüz yeni denebilecek, yeni yaşadığımız birçok şeyden kanıtlayabiliyorum. Sağolasın Gizemim benim. Sağolasın dostum. Sen çok yaşa emi. Geçmiş doğumgününü bir kez de buradan kutluyorum. :pi2: Mutlu ol, bebekliğinden beri değişmeyen o gülüşünle gülmeye, herşeye inat yaşamaya ve beni de yaşatmaya devam et.

 

İyi yaşa, çok yaşa, mutlu yaşa :)

Best wişıs, Alper ;-)


Eskiden Tebrik İçin Kartpostallar Gönderilirdi…

İlkay HALICIOĞLU - Kartpostal-1

Bu konuyu açmamdaki tek sebep, maziyi hatırlamak değil; çok mutlu olduğum bir olayı sizlerle paylaşmaktır efendim. :)

Bugün evime, Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde okumakta olup, benim anaokulundan bu yana tanıdığım bir arkadaşım olan İlkay HALICIOĞLU tarafından bir posta geldi. Aslında birkaç gün öncesinden bu postada ne geleceği ve kimden geleceği konusunda haberliydim. Fakat hiç bana ulaştığı anda bu kadar mutlu olacağımı düşünmüyordum. Aslında sadece mutluluk değil. Mutluluk da var, burukluk da var, kırgınlık vs. herşey. Hepsi İlkay’ıma değil tabii ki. Yaşadığım bu olayla birçok şeye karşı duyduğum duygularım ön plana çıktı sadece. :t:

Sadede geleyim efendim, evime gelen postanın içinde İlkay’dan gelen kartpostal vardı. Kartpostal da manalı bir resim, arkasında da geleneksel olacağı üzere bir kutlama mesajı bulunmakta; mektup zarfının ön yüzünde de alışık olduğumuz, ama çoğumuzun kesin nasıl yazılacağını unuttuğu “Gönderen”, “Alıcı”, “Pul” kısımları dikkat çekmekteydi.

Kartpostal arkasında yeni yılımı tebriklemiş İlkay. Çok sağol, beni hem mutlu hem de mahcup ettin İlkay’ım, hem de buradan teşekkürü bir borç bilirim sana: “Teşekkür ederim”;-)

Yalnız en çok mana taşıyıp bana dokunan kartpostaldaki resimdi. Fotoğrafını çektim ve bu yazının en başında koydum…

“Useless Effort To Express Love!” yani “Sevgide Nafile Çaba!” sloganını baz alarak “Muhittin KÖROĞLU” adlı bir karikatürist tarafından çizilen bu resim (karikatür) bana gerçekten çok dokundu. Vermeye çalıştığı anlam bir yana, ağacın üstüne kazınan semboller vs.ler de bana dokundu ister istemez. (Yukarıdaki fotoğrafın üstüne tıklayarak büyük halinden bakmanızı öneririm…) Sebepleri yazılmaz buraya ama, İlkay’ım sen şunu bilki, bana gerçekten çok manalı ve düşündürtücü bir kartpostal yollamışsın. Belki içinden geldi de bunu bana seçtin, belki de hiç düşünmeden aldın böyle bir kartpostalı bana. Ama gerçekten, bundan daha uyumlu bir kart bana olamazdı yemin ediyorum. Beni anlatmış, bana laf sokmuş vs. vs. herşey denebilir buna.

Tekrar çok teşekkürler İlkay. Yeni yılını en içten dileklerimle, bir de buradan kutlarım ;)


Lost Karakterleri ile Bazı Felsefeciler Arasındaki İlişki

Geçtiğimiz günlerde kuzenim Tuğba ablam bana bir mail atmış. Mailin ekinde yer alan dosyada Lost hakkında ilginç ve düşündürücü bir yazı yer alıyordu. Kaynak olarak kuzenimi gösteriyorum. Biraz araştırdım, sanırım Guncel.Net adlı internet sitesi hazırlamış bu yazıyı.

Tuğba ablama teşekkür ederek, söz konusu yazıyı burada paylaşıyorum:

(daha fazla…)


Pufff :(

Biliyorum. 28 Ekim’den bu yana yazı yazmıyorum. 28 Ekim civarları yazdığım son yazılar da hiç kendim hakkında değildi.

Yine biliyorum. “Alper noldu?”, “Niye blog’una yazmayı bıraktın?” filan diyorsunuz; beni gördüğünüz her yerde. Özellikle Gizemcan, Betülcan, üniversitedeki birçok arkadaşım, ve şu an TAL’da halen okumakta olan birkaç arkadaşım daha…

Yeni yıla böyle girmek istemiyorum ben. Yazmadan yani. Ve kendi kendime boşuna yarattığım veya kendiliğinden gelen zamansızlıklarım içinde, yakında yine başlayacağımı duyurayım istedim.

Özellikle Betülcüm senin için: Dizimi başlatıcam. Senaryosu, yaşadığım / olan herşeye rağmen değişmedi, aynen eskiden kafamdaki neyse onu koyucam yine. Zaten beklediğin bir tarzda birşey çıkmacayak ama beğenirsin sen eminim ben. Birkaç özel isim bulmam gerekiyor sadece,  o yüzden bekletiyorum. Merak etme ;)

Ayrıca Gizem bu da senin için: Bilgisayarı, telefonu ve bilimum teknolojik eşyaları yavaş yavaş bırakıyorsun biliyorum. Öss sağolsun. Ama yine de bloguna yaz, bloglarımıza yaz. İstersen sana yazarlık izni verelim, gel bizim bloglarımızdan Betül’ünkine veya benimkine çeşitli konularda yaz. İstemiyorsan bile yine de uzaklaşma buralardan az da olsa. Yeter ki sen mutlu ol. Yüzün hep gülsün :)

Ve Batucan seni unutmadım elbette: Bırak artık sinemaları, sosyalliği. Biraz derslerine asıl be oğlum. Yazın sensiz geçmez buraları. Staj (ki nereye gitceğim veya nereyi seçmek istediğim bile belli değil henüz) yaparken canım sıkılmasın. Bas gel hangi şirkete gidersem benim yanıma yazın :D